Herkese merhaba,
Bu yazımda sizlere doktora tez aşamasında iken başvurup, kabul edildiğim Erasmus maceramı anlatacağım. Öncelikle uçağa binene kadar geçen sürecin benim için oldukça zorlu olduğunu belirtmeliyim. Toplamda altı ay sürecek olan bu macera öncesinde bir altı ayda hazırlıklarıyla uğraşmıştım. Uçağa binmeden öncesini es geçip, gelelim uçaktan sonrasına... Sabah saat 9.00'da İstanbul'dan Fransa'nın Orleans şehrinde bulunan Universite d'Orleans'a gitmek üzere uçağıma bindim. Sevgili eşim ve ailem tarafından güzel bir şekilde uğurlandım. Sorunsuz bir şekilde Paris'te bulunan Charles de Gaulle havaalanında indim. Yaklaşık 33 kg. ağırlığındaki valizimi ve yaklaşık 5 kg. ağırlığındaki sırt çantamı (thanks to my computer!!) da yüklendikten sonra koyuldum okul yoluna. Bu sırada okula nasıl gideceğimi, hangi duraklarda vs. inmem gerektiğini ajandama yazmıştım. Bunun yaptığım en doğru hareket olduğunu çok kısa sürede anladım. Çünkü telefon hattım ne yazık ki yurtdışına açılmamıştı. (Bunu Türkiye'de bir çok kez de kontrol etmiştim.) Dolayısıyla teknolojinin bütün nimetlerinden mahrum kalmıştım. Artık elimde sadece notlarım vardı. Bu notları takip ederek ilerliyordum. Önce Charles de Gaulle'dan Raissy terminaline gitmenizi sağlayan ücretsiz shuttle servisine bindim. Sonrasında "Anthony" başlıklı trene bindim. Artık istikamet Paris'ti. Çok heyecanlıydım =) Trenden Saint Michel istasyonuna varınca indim. Vee, tam o anda çok korkunç bir şey öğrendim: Paris metrosunda asansör yoktu!!!! Çok eski bir metro sistemi olduğunu biliyordum tabi ki ama asansör olmayacağı hiç aklıma gelmemişti... Elimde 33 kg. bir valiz ve 5 kg. bir çanta ile kalakalmıştım. Bu arada ben 50kg. bir insanım. Valizi merdiven çıkarken çeke çeke çıkartıyordum bir şekilde ama inişlerde yapacak hiçbir şey yoktu. Neyse ki Paris'te insanlar çok yardımseverlerdi. Ne zaman bir merdiven başında kalakalsam hemen birileri valizimi yüklenip metroya koyuyordu 🙂 Böyle böyle Orleans'a kadar gitmeyi başarmıştım. Orleans'a vardığımda saatte 17.30 olmuştu. 18.00'e kadar Erasmus ofisinin açık olduğunu biliyordum. Ancak, insanlara ulaşabileceğim bir telefonum yoktu artık. Orleans merkezinden okula giden tramvaya bindim. Bu sırada etraftaki insanlara bakıp, "Acaba bu insanlardan hangisi üniversiteye gidiyordur?" diye düşünüyordum. Fakat gözüme kestirdiğim herkes bir sonraki durakta iniyordu. En son birisine sordum "Siz de mi üni.ye gidiyorsunuz?" diye. "Evet" cevabını alınca dünyalar benim olmuştu. Kendisi hemen Erasmus ofisindeki görevlileri aradı. İneceğimiz durağa geldiğimizde iki kişi beni almak üzere gelmişti bile. Sonrasında birlikte kalacağım yurda gittik ve kayıt işlemlerimi tamamladık (Bu arada işlemlerin hepsi tabi ki Fransızca ve ben daha yeni öğreniyordum). O sırada biri İtalya'dan, diğeri Yunanistan'ın Midilli adasından iki kişi ile tanıştım. Hep birlikte alışveriş yapmak üzere markete gittik. Gerekli şeyleri aldıktan sonra yurdun yolunu tuttuk. Sonrasında, birlikte benim odama baktık. Biz alışveriş yaparken, yurtta da odadaki baza için yatak ayarlanmıştı. Yurt odam çok küçük ama iyi planlanmış bir odaydı. 9 metrekarelik bu odanın içinde çalışma masası, yatak, gardolap, raflar, banyo-tuvalet ve mini bir buzdolabı vardı. Ayrıca her katta iki tane mutfak vardı. O gece temizlik yapıp, eşyalarımı yerleştirdikten sonra nasıl uyuduğumu hiç hatırlamıyorum...
Vee 2. günüm.. Ben 9 Ocak'ta Orleans'a gitmiştim. 10 Ocak'ta ise okulun düzenlediği bir tur şatolar turu vardı. Bu turda bize Chateau de Chambord ve Chateau de Cheverny gezdirilecek, arada da 5 yıldızlı bir otelde yemek verilecekti. O geziye katılabildiğime gerçekten çok sevinmiştim. Hem çok güzel yerler görüp, hem de çok sevimli arkadaşlar edinmiştim. İlk olarak Chateau de Cheverny'ye gittik. Oldukça güzeldi. Bahçesinde bir sürü bitkiler ekilmişti. Ayrıca bir çok av köpeği de burada beslenip, bakılıyordu. Ancak, bu şatonun bir de hüzünlü hikayesi varmış. Onu da aşağıdaki linkte yer alan videoyu izleyerek öğrenebilirsiniz.
Şato'nun bahçesinde bir de çok hoş dekore edilmiş hediye dükkanı vardı. Buradan herkes küçükte olsa bir şeyler aldı. Gezinin devamında bu defa kendimizi 5. yıldızlı bir otel restoranında bulduk. Burada gerçekten acıkmış olmalıyım ki, sadece yemeklerin fotoğrafını çekmişim. =) Yemek, tatlı, kahve, sohbet muhabbet vs. derken burada yaklaşık 2 saat harcadık. Yola tekrar çıktığımızda Kral I.François tarafından av köşkü olarak inşa ettirilmiş olan ve şatolar bölgesi olarak anılan Loire'un en görkemli şatosu olarak bilinen Chateau de Chambord'a gidiyorduk. Şato'ya vardığımızda ne yazık ki kapanış saatine denk geldiğimizi öğrendik. İçine girememiş olsak da, dışarıdan bakmak bile güzeldi...